29 Eylül 2008 Pazartesi

harfsiz şiir




Her gün kızıyorum kendime. Bazen kızdıktan hemen sonra şefkatli davranıyorum. Batıyor yaşam. Ayaklarım birbirine dolanıyor. Peki ama nereden başlayacağım?

Harfsiz şiir oluyorum. Okuyan olur mu? Anlayan omzuma dokunsun.

Omzuma dokun. Sus.

Belki de harfler sanrılarıdır yazarların. Belki de notalar noktalara kızgınlığıdır hayatın. Ah de içinden. Ah duyulur. Duyarım. Topla kendini. İyi olman için her şeyi yaparım.

20 Eylül 2008 Cumartesi

Önemli An




Gözlerini kapadı bir an. O bir anda binlerce görüntü ve ses vardı. Yaşamının en anlamlı konuşmalarını ve en değerli görüntülerini izledi. O anda bu sıradan gibi gözüken günlerinin devam etmesine karar verdi. Zorunluluğun getirdiği buruklukla değil de heyecanla ve istekle kararını verdi. Kokulu silgilerin kokusuna benzer büyülü bir koku vardı havada…İyileşiyordu. Dışarıya çıkıp simit aldı. Evde çay demledi. Buzdolabından peynir çıkardı. Masada çay, simit, peynir ve kararlı bir kişi vardı. Karnını doyurduktan sonra bu sıradan gibi gözüken günlerin pırlanta değerinde olduğunu kavramasının yarattığı sevinç gözyaşı olup evrene karıştı…

Şaka




Eylül’ün içinde hayal gibi duran bir sevinç köprüsündeydim. Üzgün ve rengarenk sular aktı bulutlarda. İşittiğim aydedeydi. Ünlü ve ünsüz harflerden yelek ördüm bütün gece. İnce bir insandı o. Duyarlı ve nazik. Yağmur göz kapaklarına saklanırdı her zaman…Mutlu insanları gördükçe o da mutlulukla yürür fakat yaşamın büyük bir şaka olduğu düşüncesinden vazgeçmezdi. Akıllıca yapılan bu şakaya son vermektense şakanın içinde olduğunu bildiğinden kimseye söz etmeden o da onlara şaka yapabilirdi. Yaşama verilecek en güzel cevap güzel bir şakaydı belki de…

18 Eylül 2008 Perşembe

Sonsuzluk Gözlüğü




Çok sevdiğim bir dostumun önerisini sizlerle paylaşmak istiyorum:
Sorunlara sonsuzluk gözlüğüyle bak!
Bazen sorunların içinden çıkamayacağımızı düşünürüz. Ancak içinden çıkamayacağımız ve kendileri yüzünden hayatımızın zehir olduğu bu sorunlar gerçekten bu kadar önemli mi sorusunu kendimize sormamız gerekiyor.
Bu soruyu sorarken de o soruna içinde bulunduğumuz andan değil sonsuzluktan bakmalıyız. İçinde bulunduğumuz anda çok yoğundur,çok ağırdır,çok büyüktür. Aslında öyle değildir de gözümüze öyle görünür.
Eğer gerçekten de o kadar büyük olmadığını anlarsak o sorunu daha kolay çözeriz. Gözümüzde büyüttüğümüz sorunlarla baş etmemiz daha zordur.
Aynı zamanda sadece içinde bulunduğumuz andan değil kendimizden de sıyrılmalıyız. Sorun yaşadığımız kişinin yerine geçmeli ya da sorunla hiç ilgisi olmayan bir kişinin yerine geçip tarafsız olmalıyız.
Tüm bunları bilsek bile kendimizi haklı göreceğimizi ve herkesin bizi anlaması gerektiğini düşüneceğimizi tahmin ediyorum.
Belki de bunun için çalışmamız gerekiyor. Karşılaştığımız sorunları ev ödevi olarak görüp sormalıyız:
1) Bu soruna sonsuzluk gözüyle bakabiliyor muyum?
2) Bu soruna başkasının gözüyle bakabiliyor muyum?
Sorunların üstesinden gelebilmek dileğiyle...

17 Eylül 2008 Çarşamba

Öpüşen Kaplumbağalar




Bu gece yıldızlar kalsın yerli yerinde.

Bu gece ay balkabağına dönüşmesin.


Bu gece yazdığım tüm şiirler refakat etsin...


Meşgule düşmesin aradığım anılar.

Mucizeye kol kanat gerilsin.

Öpüşmek sarsmaksa ayağımızın altındaki yeri, öpüşen kaplumbağalara misafirliğe gidilmesin bu gece.


Yer altımızdan kayabilir,herkes yıldızlara tutunsun.

Yıldızlar yerli yerinde...

Masal Masa




Nergisleri özledim. Masamın üstünde nergisler olsun istiyorum yazılarımı yazarken. Ara sıra başımı eğip içime o kokuyu çekmek istiyorum. Başımı kaldırdığımda gözüm onlara dalsın istiyorum.
Masama küçük mavi tabakta dilim dilim portakallar da koyacağım. Yazarken yazılarımı güzel renkler,kokular,tatlar eşlik etsin istiyorum. Radyoda da güzel bir frekans bulup kısık sesle şarkılar dinlemek istiyorum.
Havanın karanlığı ve soğukluğu yazılarıma girmeyecek. Hatta yazmaya başlamadan önce bir şiir okuyup, güzel fotoğraflara bakacağım. Arada sırada sokağa çıkıp yürüyeceğim. Nergisleri sevdiğim insanlara götürüp onlara sürpriz yapacağım.
Masamda sarı kağıtlar,keçeli kalemler olacak. Masamda kitaplarım ve mektuplarım. Masamı yeniden düzenleyeceğim bu sonbahar. İnce belli bardağımda çayımı masaya getirirken ıslık da çalabilirim. Masam: Masal evim...

Şiir Mavi




salıncaklarda
bulduğum
sevinci
arıyorum

faytonda
akvaryumda
unuttuklarımı
soruyorum

yorgun argın
kalsın
bu pazar
kahvaltısı
masamda
gazeteler kalsın sehpada
açmadan ekranları
bir şiir okuyup
bir şiir
mavi…

Pembe Ayaklar




Ölümden mi bahsetsem yoksa hayatın kokusundan mı? Aşktan mı bahsetsem yazmanın büyüsünden mi? Sanırım bugün bu bildik konuların dışına çıkıp güvercinlerden bahsedeceğim.
Gri değil güvercin pembe ayakları var yazmıştım bir yazımda. Başka bir yazıda ise yüreğim sana akar güvercin yazmıştım.
Güvercinlerden daha cindir serçeler. Ekmek atıldığında serçeler genelde daha hızlı davranır. Buna rağmen cin olmayan güvercinleri izlemek ve elinize konmalarını beklemek hayatın beklenmedik mutluluklarındandır.
Balkona gelen güvercinlerin ayaklarında görünmez ipler olduğunu düşünmüştüm bir zamanlar...O iplerin ucunda da beni seven insanların olduğunu ve güvercinleri evimizin balkonuna getirdiklerini.
Görünmez iplerin olmadığını anladığımda hem gerçeğe döndüğüme sevinmiş hem de iplerin pembe ayaklara zarar verebileceğini düşünmüştüm görünmez olsalar bile...
Garip değil mi?
Garip düşüncelerin içinde bilir misiniz ne büyük mutluluktur sizi dinleyen insanların olması ve yazdıklarınızı okuyanların "devam" demesi.
Garip düşüncelere ve düşlere sahip olmaktan üzüntü duymuyorum ve duymayacağım da...

Düşler Bozgunu




Düşler bozgununa uğradım, bahar döktüm, çiçek oldum... Karanlığı ve yıkımı köşeye sıkıştırdım. Yaralarımı sarabilecek yetkinliğe ulaştım. Gözyaşı görmeye alışamadım.

Çözmek mi?




Çözdüm bu hayatı diyemedim hiçbir zaman. Kendimi bile çözememişken hayatı nasıl çözebilirdim? Ezberimi unutturdu hep hayat. Ne zaman nerede ne söyleyeceğimi bile şaşırdım. İçten konuşunca garip oluyordu insan ama garipliğimi sevdim bir yerden sonra.
Büyüyünce insan düşmez sanıyordum. Düştüm de ağladım da...Çözemedim boğazımdaki düğümü. Çözdüğüm sorular oldu ama çözemediklerim hep daha çoktu. Cevap anahtarı yoktu hayatın. Gizliden gizliye ona bakamadım. Kendini kandırmak olurdu bu ama ona da razıydım.
Çözmek üstüne kuruluyordu hayatlar. Sorular ve sorunlar çözülmeden rahat nefes alamıyordu insan. Ama bitmek bilmiyordu ne soru ne sorun...
Çözümsüz olanları kabul etmemiz gerekiyordu. Çözemediklerimizle ölene kadar uğraşmamamız gerekiyordu. Belki de yanlış bir soruydu hayat...Çözmek değil yaşamak gerekiyordu!

16 Eylül 2008 Salı

İçimden Konuşuyorum





Bir şarkıya gidelim beraber. Susalım, şarkı bizi konuşsun. Anlaşmak zorlaştı benim için. Beni anlamadıklarını söylemeyeceğim. Sanırım ben de onları anlayamıyorum.
İşin garip tarafı anlatmak da istemiyorum. Beni anlayın diye çabalamak istemiyorum. Susalım, şarkı bizi konuşsun.
İnsanların konuşa konuşa anlaştıklarına dair inancımı da yitirdim açıkçası. Anlaşmak için konuştuğumuzda eksiliyoruz sanki.
Anlatamadığıma ve anlaşamadığıma göre ne yapmalıyım diye düşünüyorum. Çözüm bulamıyorum.
İçimden konuşuyorum ya da yazıyorum. İnsanların değişmeyeceğine inanmaya başladım galiba. Anlaşamayınca kaçıp gitmeme kızıyorlar. Anlatmak istemediğimi bilmiyorlar.
Anlatamıyorum diyor Orhan Veli. “Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel kelimelerinse kifayetsiz olduğunu”

Tek Damla




Ağlarsanız boğazınızdaki düğüm çözülür mü? Hıçkıra hıçkıra ağlarken bir omuz arar mısınız? Tek damla gözyaşı akıtmadan içinize içinize ağladınız mı?
Ağlamak isteyip de ağlayamadığım anlar oldu. O anlarda ağladığımı anlayan canlar oldu. Bir insanın gözyaşını silip gülümsemeye dönüştürmek büyülüdür. Akmayan gözyaşını akıtmak da büyülüdür. Büyülü anlar yaşadınız mı?
Ağlamakla ilgili güzel sözler ya da şiirler gelmiyor aklıma şu an. Yazarken ağlıyorum tek damla gözyaşı dökmeden. Neden mi? İnanın fikrim yok.
Ağlayan palyaçolardan biriyim bugün. İşte o kadar!

Koltuk




Kendinden geçercesine dans ediyordu evin içinde. Karamsar ve kaygılı düşüncelerini o koltukta bırakıp ayağa kalkmış ve dans etmeye başlamıştı.

Ne yapmaya çalıştığım açık dedi kendi kendine. Dans ederek hayatın adımlarını şaşırtıyorum. O koltukta kaygılı düşüncelerle nesnelere bakmama alışıyordu hayat. Daha sonra bu oturma halini ve içimden silinmeye başlayan renkleri benimsetecekti.
Benimsememeye kararlı bir şekilde dans etmeye devam etti.

O koltuğa gömülmesine neden olan şeyleri düşünüp daha da içine çekilmeyecekti.


Gözlerini silen mendilleri ortadan kaldırdı. Koltuk orada tek bir şartla durabilirdi: Üstüne çıkıp tepinecek ve eskitecekti onu.

Hayatın adımları az önce şaşırmış ve sendelemişti. Çünkü bu kadın durup dururken kendine gelmişti. O koltuğa gömülmeyi kabul etmemiş ve teslim olmamıştı kedere.

Nasıl olabilir demekten kendini alamayan hayatın gözlerinin içine baktı ve şunu söyledi: Çok zamanım yok.

Sen yaşamların kendi kendilerini tüketmesine alışkın olduğun için şaşırıyorsun ama bir gün buna alışacaksın.

İnsanların dans ederek kederlerinden soyunmaları karşısında her zaman sendelemesen iyi olur.

Çünkü onlar da bir gün bunu başaracaklar.

DONDURMACI




Dondurmacının üstüne yürüyen o kadın bendim. Yapabileceğim en güzel işimi almıştı elimden. Kaymaklı, limonlu, çilekli topları külaha en güzel yerleştirecek olan bendim. Dondurmacı üstüne yürüdüğümü fark etmedi.

Elinde bir demet papatyayla yürüyen kadını arkasından itip düşürmek isteyen bendim. Koştum ona ama yetişemedim. O papatyaları alıp kocama götürmem gerekiyordu. Kocam hasta yatağındaydı ve ben sokaklarda insanlarla didişerek bir yere varamazdım.

O kaydıraktan kayan çocuğun hiçbir suçu yoktu. Büyüyünce o da benim gibi olmasın diye yanına gidip öğütler vermek istedim ama o anda çocuğun ve kaydırağın zihnimde olduğunu anladım.

Karnım acıktığından bir kaldırıma oturup hayatımda ilk defa ellerimi açtım. Dua eder gibiydi ilk başta. Sonra paralar düşmeye başladı. Karnımı doyuracak kadar param olduğunda biraz daha oturmalıyım diye düşündüm.

Döner kokuları midemin kazıntısını arttırdıkça kendimle inatlaştım. Otururken paraların düşüşüne aldırış etmeden hasta yatağındaki kocamın da acıkmış olabileceğini düşünüp ayağa kalktım.

Ayağa kalktığımda başım dönüyordu. Kimseyle didişecek ve yemek yiyecek halim yoktu. Başıma güneş geçmişti ve hasta yatağındaki kocamın artık hayatta olmadığını tekrar tekrar kendime anlatmalıydım.

Ayraç





Hayatın arasına ayraç koyup bekletmek olanaksızdı. O akıp giderdi seni umursamadan. En büyük üzüntülerde bile hayatın akıp gittiğini görmek inanılmaz bir acı verse de zamanla öğrenilirdi.

O yastıktan kafasını kaldıramayacak kadar yorgun hissederken evde telefonlar çalar ve misafirler gelip giderdi. Misafirlerin ve ailesinin gizlice ondan bahsettiğini bilirdi. Ama onun tahmin ettiğinden daha kısa sürerdi onunla ilgili konuşmalar.

Doktora gideceği zamanların farkına varmaya başladığında içinde sevinç duyardı. Çünkü karşısında onu anlayan bir insan olduğunu hissetmeye başlamıştı.

Sonbahardı. Dişlerini fırçalamak ve giyinmek zor geliyordu. İçindeki çocuğun ellerinde sıkı sıkıya tuttuğu balonların hepsi gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuştu.

Büyüme zamanı gelmişti. Okunacak kitaplar, seyredilecek filmler vardı. Sevgilisiyle beraber sinemaya gitmeyi özlemişti. Sevgilisinin onu aramasını ve beraber plan yapmayı da…

Karşısında duran kocaman hayata balıklama dalma isteği her geçen gün büyüyor ama yorgunluktan hareket edemiyordu. Uyusun diyordu doktoru. Beyni ancak böyle dinlenebilir.

Hayat akıyor ve üniversitede dersler sürüyordu. Bahçede çocuklar koşuşturuyor, trafik tıkanıyor, onsuz kahvaltılar yapılıyordu. Ayraç koyamayacağını o zaman anlamıştı.

Sevdiği uğraşlar bulmaya başladı. Yapbozlarla ilgilenmek hayatında başka bir alan açmıştı. Başka bir konuya odaklanabileceğini öğreniyordu.

Televizyonda filmleri ya da haberleri izleyemediğini söylediğinde doktoru çizgi film izleyebilirsin önerisindebulunuyor ve filmleri izleyebilmek için çizgi filmlerin atlanması gereken bir seviye olduğunu düşünüyordu.

Seviyeleri başarıyla geçerken yılları da arkasında bıraktı. Hastalığından sonra kısa kısa öykülerle başladığı okuma serüveninde inanamayacağı kadar fazla kitap okumuştu. Çizgi filmlerle başladığı izleme serüveninde zaman zaman filmleri şüphelerinden dolayı orta yerinde bıraksa da çok film izlemişti. Aslında bu dönemde çok dostu olmuş ve onlarla çok da zaman geçirmişti. Ancak hepsinden önemlisi okuduğu kitapların, izlediği filmlerin, yaşadığı paylaşımların güzel olmasıydı. Hayatına bu kadar güzelliği sığdırmasını sağlayan o krizdi ve o krizi bir fırsat haline getirmesini başarmıştı.

Onun adı Bahardı. Onun adı Hazandı. Onun adı…

Çünkü o bazen ailesini inanılamayacak kadar mutlu edendi. Bazen kendisinin beklemediği kadar başarılı olandı. Başarısız olsa da bununla eğlenmeyi çok iyi bilen ve başka başarıların peşinden gidendi. Bazen denizi ve gökyüzünü huzurla seyredendi. Çünkü o hastalığı kendisini ve yaşamı tanımak için fırsat olarak görmeyi başarmıştı.

Çünkü o her gün farklı bir mücadele vermişti.

Bu mücadelede yalnız bırakılanlardan daha doğrusu doktora gidemeyen,ilacını alamayan, ailesinden destek almayan biri olsaydı onun tek başına mücadelesi yetmeyecekti. Toplum onun “ekmek elden su gölden hayat” yaşadığına inanarak onu soğuk yalnızlığa itecek ve hayattan çok çabuk usanmasına neden olacaktı.






Atlı Karıncayla Yolculuklar




Az önce bir kitabı bitirdim. Az önce çok güzel bir kitabın sonuna geldim demek daha doğru olur. Atlı karıncalarla bambaşka bir dünyaya gidebileceğine inanan kadını anlatıyordu.

Sonunda ne oldu diye sabırsızlandı herkes. Sonunu ben yazmalıymışım dediği anda kimse inanmadı ona. Yazar bana inanıyor ve güveniyor ama neden beni seçtiğini söylememiş diye sözlerini tamamladı.

Telaşlanan ailesi ve misafirler ona böyle bir şeyin gerçek olamayacağını anlatmaya başladılar zaman zaman onun bu hayale inanmasına öfkelenerek.

İçlerinden biri ona “Nasıl bitireceksin bu kitabı?” diye sordu.

Yazmaya başladım ama bitirmeden sonunu göremezsiniz dedi.

Kitaplara düşkün olan Aliye’nin sonunda hasta olduğunu düşünüp hastaneye yatırmaya karar verdiler.

Hastaneye yattığında aklı başında davranışlarıyla dikkat çekti. Kitap hakkında konuşmayı ise reddediyordu.

Yazmayı bitirdiğimde anlayacaksınız cümlesini kurmaktan sıkılmıştı.

O bambaşka dünya neresiydi? Atlı karınca bir yere varamazdı ki…

Aliye’nin hayal gücü olduğuna inanılsa da defterine ulaştılar ve ondan izin almadan okuduklarında karşılaştıkları şeyle hayrete kapıldılar.

Aliye aslında öyle bir kitabın hiç olmadığını yazmakla kalmamıştı. Öyle bir kitabı kendisinin yazmak istediğini ancak bu şartlar altında bunu başaramayacağını ve bu numarayı yapmak zorunda olduğunu yazmıştı. Ona inanmayıp hastaneye yatıracaklarını ve bu defteri ele geçireceklerini biliyordu. Tek dileği hastanede ona biraz zaman tanımalarıydı. Bu kitabı yazmak için…

Hastanedeki anlayışlı doktorlar ona bu zamanı verdi ve o bunun için hep minnettar oldu. Çünkü Atlı Karıncayla Yolculuklar kitabı ülke sınırlarını aşıp dünyaya yayıldı. O düşünün peşinden gitti.

Anlayışlı doktorlarla içten hastaları hiç unutamadı çünkü hep onların arasında yaşadı.

Ateş ve Su




Sene:2003

Canımın içinde ateş vardı. Yanan sürekli. Isıtan, aydınlatan ateşte şiirler yazmak mümkündü. Yolculuğa çıkmak mümkündü. Canımın içinde su vardı. Serinlemek, soluklanmak, yaşamak mümkündü. Bazen yanmak bazen boğulmak mümkündü. Her insan ateş ve su taşır içinde. Aşk ateş ve sudur. Ateşi suyla söndürmek mümkündür . Ama su akar…Anlatmak istediğim öykümü yanıma alıp yola çıkma zamanı.... Ağlamak isteyip de ağlamadığım anlarda buğu dolaşıyor ruhumda.

Deniz alıp başını gitmek üzere... Yolcuların üstü başı düş…


Herkes ağlıyor bugün. Gözyaşlarını çay bardaklarına düşüre düşüre ... Onlara bir bardak çay daha getirip gitmeli…

Yanmak ya da ısınmak…Hem yanıp hem ısınmak mümkündür .

Saçlarımı açıyorum sonsuza doğru, denize doğru, güneşe doğru…

İçimde adım adım yürüyen sonbahar ve sonu gelmeyen anılarla yola doğru…. Gitmekle kalmak arası bir yerde ağlıyor tüm insanlar.


Her insan ve her aşk su olup akacaktır günün birinde. Ateş bırakarak diğer yüreklerde…

İşte aşkın ateş hali. Daha doğrusu aşkın sadece kadınla erkek arasında yaşanan bir duygu olmamasının güzelliği bu belgelerde gizli:


Ben herşeyi deniz olarak görmeye başladım. Çay deniz, izmaritdeniz, portakal deniz.
E. iyiyim dediği için nefes aldım.

Kızılay’dayız. Hava soğuk. Dışarıda oturmuşuz. Bir yandan gülüyor bir yandan daüşüyoruz.

Sokakta biri keman çalıyor. Bir güvercin geliyor aramıza ve biz ne kadariyi oldu derken havai fişeklerpatlıyor havada. Hepimiz üstümüze alınmayaeğilimliyiz. Midyeciye gidelim mi? Herkes birbirinin başınıokşuyor.

İçim var mı benim?
Neden bir şey vardır da yok değildir?
Wie geht es dir?(nasılsın?)
Es geht mir gut.(iyiyim)
Geht gitmek fiili. Es o demek. Almancada nasılsınsorusu o sana nasıl gidiyor anlamında. Cevap da o banaiyi gidiyor.
Sadece gidiyorsa durdurmak mı gerekir koşturmak mı?Sanırım koşturmak gerekiyor.
Koşturup duruyoruz. E. ile dergi için. Daha doğrusu E.çok yoruldu.

Bilgisayardaki işleri o bildiği için benpek yardım edemedim. Bayramdan sonra kesinlikle çıkmışolacak dergimiz.
Masanın üstü dağınık...
Bir sigara verir misin E? Ş’nin morali bozuktu. Yağmur yağıyor mu orada dedim.Hiç diyerek cevapladı.

N. tartışmalar esnasında bizim gibi çokdeğerli dört beş insanın bir araya gelmesinin ne kadargüzel olduğunu düşünmüş.
Dergi 48 sayfa olacağı için yeni yazılar bulmamızgerekti. E. ile ne yapabiliriz diye kafa yorduk.Benim bir sayfalık yazımı çıkarıp beş sayfalık yazımıkoyduk.

Aslında ben o yazımı çok seviyorum.
Bugün Ç.ile karşılaştım. Beni görür görmez dergiyi sordu. Dergi çok oturdudedi.

Çok sevindim.


Bir arkadaşım var o da yazı verecek.Ich bin gehte zu hause(unutmayýn z tsu diye okunuyor)

Sene:2008

Boş yere karıştırdığımı fark ediyorum çayı. Dergimizin eski sayıları masanın üzerinde. O günlerin tadını anımsayıp bir yudum alıyorum çaydan. Havai fişek patlıyor bir yerlerde. Biliyorum…